Ahmet TAŞTAN


ALIŞKANLIK ESARETİ

“İnsanoğlu alışkanlıklarının esiri olur mu?” diye bir soru sormak kaç kişinin aklına gelebilir acaba.


 Zaman zaman düşünmüşünüzdür: “alışkanlıkların bizim için getirisi ya da götürsü nedir?” Son zamanlarda şahsım üzerinden takip ediyorum alışkanlıklarımı. Gördüğüm şey tereddüt içinde bırakıyor beni. Bazen hayatımı kolaylaştırıyor, ne zaman nerede, nasıl davranacağımı biliyorum. Lakin bazen de öyle yapmaya mahkum olmuş bir esir gibiyim.

Hatırlarsınız... Temel bir gün yolda giderken bir muz kabuğuna basmış ve düşmüş. Ertesi gün yolda tekrar bir muz kabuğu gördüğünde: “Ha bu insanlar ne kadar pistür her gün yere muz kabuğu atıyorlar, ayıp değil mi?” dememiş. Ne demiş peki? “Ula bugün de mi düşeceğiz?” Tam bir şartlanmışlık refleksi dediğimiz şey bu olsa gerek...

İşte alışkanlıklarımız da bizi bu hale getiriyor belki de zamanla. Vazgeçemiyoruz. Bileklerimize kelepçe vurup bizi istediği yere sürüklüyorlar. Burada alışkanlıklarımızın iyi ya da kötü olduğunu söylemek istemiyorum. Sadece çekim merkezinde bizi tuttuğunu fark etmeliyiz.

Bu konu nereden açıldı diye sorarsanız, merak edip...

Geçen gün Bursa’da gözlerime inanamayacağın kadar büyük bir kitapçı gördüm. Tabii daha önceden haberim vardı ama bir şeyi bilmekle değil de içinde olmak çok farklıymış. Meşhur BKM’yi gördüm. Büyük Metro alışveriş merkezinin yanıbaşında bilmem kaç metrekare alana kurulmuş 8 milyon kitabın raflarda sergilendiğini, 10 milyondan fazla kitabında depoda hazır olduğunu öğrenince hayran oldum.

Kitap fuarlarındaki psikolojimi daha önce yazmıştım. Stantları tek tek gezip yeni çıkan eserlere dokunmak, ilgimi çeken kitapların arka kapaklarını okumak, içinden birkaç satıra göz gezdirmek.... Alışkanlıklarından bazıları.

İşte bu sefer de öyle yapmak zorunda kaldım. Servise bıraktığı aracım birkaç gün orada kalacaktı. Vakit de bol, kitaplar ise sürüsüne bereket. Alt kattaki rafları biraz hızlı geçip üst kattaki kitaplara yöneldim. Tarih, sosyoloji, felsefe vb. Bölüm bölüm onlarca kitap. Başınızı yukarı kaldırıp gözümüzün gördüğü kitapları elden geldiğince okuyor, sonra ağırmış boynumun acısını dindirmek için baş hizasından takip edip ilerliyordum. Bazı kitapların fiyatlarını merak ettim, barkod okuyucudan öğrenince kütüphanede kitaplar okumayı öncelemek gerektiğini düşündüm.

Her şeye rağmen ülkemizde büyük alışveriş merkezleri kadar büyük ve yiyecek, alet, edevat çeşitleri kadar çok kitabın olması, uzun yıllardan beri okuyan ve okutan bir öğretmen olarak hoşuma gitmişti. Çok önceleri yapılmış bir istatistikî verilerde, bir Japon’un yılda, ortalama 25 kitap okuduğu dönemde, 6 Türk’ün bir kitap okuduğunu öğrenmek bizi acı acı gülümsetiyordu. Sanırım şimdilerde bu oran biraz daha düşmüştür.

Benim kitap konusundaki en büyük alışkanlık zaafiyetim şudur. Para verip aldığım kitapları bir solukta okuyup bitirmek. İşte bu alışkanlığım benim boynuma bir ip geçirip peşinden sürüklüyor. Halbuki iki ay içinde bitirmek istediğim Safvetü’t Tefasir’in birinci cildi ve her gün okumak için karar aldığım 5 sayfalık Kur’an-ı Kerim tilavetini bile ertelemiş oluyorum.

“Çok kitap okumak için neler yapmalıyım?” sorusuna belli cevaplar verilir. Lakin benim tecrübe ettiğime göre “kitaba para vermenin” onu çabucak okumaya vesile olduğu. Bu tespiti daha önce kimseden duymadım, görmedim ya da ben bilmiyorum. O yüzden çok kitap okumanın en kestirme yollarından biri de kitaba para vermek, kitabın ücretini ödemek olduğunu tecrübe ettiğimiz söylemeliyim.

Lakin onun da bir kusuru var maalesef.   Farklı alışkanlıklarımızı bile ertelemek zorunda kalabilirsiniz, benden söylemesi...

İşte bu BKM’den gidip “ayıp olmasın, boşuna gelmiş olmayayım” niyetiyle almış olduğum kitaplar, bahsettiğim alışkanlığımın bir göstergesi oldu. Dünden bugüne biri bitti. Yarın da diğeri biter diye umuyorum. Ama her şeye rağmen okumak, okumak, okumak güzeldir.