Esmanur SEÇKİN


AŞK HÜKÜMDARI

Vedûd olandan, insanın atası Adem’e ikram edilmiş ve asırlar boyu devam etmiş bu aşk oyunu.


Vedûd olandan, insanın atası Adem’e ikram edilmiş ve asırlar boyu devam etmiş bu aşk oyunu. Kendinden bir parçayla bağlı olmak istemiş can yoldaşı Havva'nın ruhuna. Sevginin ilk saf hali sanki bir efsane gibi dillerde dolaşıyormuş, o günden bugüne. Eşlik ediyormuş nağmeler gündüze ve geceye. Görünmese de, dokunmasa da o duygular, bir şekilde her hücresinde hissettiriyormuş varlığını. Altında harlı ateş varmış gibi kaynayan nehir misali kıpır kıpır olurmuş insanın içi. İnsan o anda görür olurmuş birden bu kıpırtının sebep olduğu “ah” nefesinin vücut bulmuş halini. 

Derler ki, mis kokulu çiçeklere konan ve renkleriyle ahenk yaratan kelebekler misafir olur, artık içinde iki ruh olmuş bir bedene. Aşk sultanı, ay ışığında işler, hiç hesapsız çıkagelmiş duyguları, yüreğin her köşesine ve nazikçe. Artık heyecanlı bekleyişler başlar, yeni hayatta uyanılacak her güne. 

Bazen gece baş ucunda bırakılan ve ona keyifli rüyalar ilham eden çocukluktan kalma bir masal kitabını anımsatır. Kitabın rastgele açılan sayfasından, kanatlanmış atıyla göklerde süzülen bir şövalye gibi çıkıverir. Cenneti işaret eden hassas gökkuşağı köprüsünün altında, sevgi ırmaklarına ilerler ayakları suya değmeden. Soğuk kış gecesinde, elinde bir fincan kahveyle, gözlerine yansıyan parlak ateşin karşısına oturmuşların ısıtır gönlündeki gizemli duyguları. Böylelikle tarifsiz bir haz verir, ciğerlerinde şölen yaratan her nefeste.

Bazen, hayatını raksa adamış bir rakkâse eyler, gönülleri ve uyandırır bir gece yarısı, derin uykulardan. Her hareketinde uçuşan şeffaf tüllerin estetiğinde sükutun sesini, kulaklardan geçirip zihinde ritim tutan müziğin eşliğinde dans ettirir. Hisleri her defasında, bu gösteriye yakışır bir alkışla yüreklendirir aşk; zamanı, mekanı ve nasıl göründüğünü hiç umursamadan. Karanlık gecede bir yıldızdan diğerine atlar gölgesi…  Sonra diğerine ve diğerlerine... Tâ ki ulaşıncaya dek hedefine. 

Annesinin huzur dolu kucağında emen bir çocuk gibi masum kılar aşıkı aynı zamanda. Hafızasında açan renkli çiçeklerle düşletir, o küçük çocuğun hayatı düşlediği gibi. Saflıkla sarıp sarmalasa da zayıflık hissettirmez asla. Antik çağda, insanların bulup yücelttiği tanrılara, diz çöktürecek kadar kuvvetle doldurur yüreklerin en berrak kısımlarını. 

Günler, kendi halinde hararetli bir kovalamaca içindeyken aşk, zamandan soyutlar hiç umulmadık anlarda. Gözler, sanki uzaklardan bir misafir bekliyormuş gibi hep aynı yere bakar, aşkla hep bir şeyler arar derununda ama ne olduğundan habersizdir. Her daim yanında kalabilmesi için, okumaktan bıkmadığı hayat kitabının içinde kuruttuğu narin bir çiçek gibi dolaştırır onu da, uğradığı sayfalar arasında.

Ne olursa olsun, sonsuza dek aşkın tahakkümü altında yaşayabilir insan. Küsmek istese bile saklar keşfedilmemiş köşelerine onu. Sonunda da, hayat veren güneşin karşısında yaşama tutunmaya çalışan buzdan bir heykel gibi ümidini yitirmeden, döngünün içinde bu uzun yolculuğunun tadına vararak devam ettirir, hayal kurmaya ve derin nefesler almaya.