Ahmet TAŞTAN


GÖKLERİN HEDİYESİ

“Kalk ve uyar” hitabı ile başlayan bir yolculuktu bu. “Sana ağır bir söz vahyedeceğiz” ifadesi ile devam etti. Söz'ün ağırlığı; söz’ün sahibinden, söz'ün mahiyetinden ve söz anlamaz insanlara yönelik olmasından...


“Kalk ve uyar” hitabı ile başlayan bir yolculuktu bu. “Sana ağır bir söz vahyedeceğiz” ifadesi ile devam etti. Söz'ün ağırlığı; söz’ün sahibinden, söz'ün mahiyetinden ve söz anlamaz insanlara yönelik olmasından...

İnsanlıktan yüz çevirmiş insanlara, insanların Rabbinden insanca bir söz aktarmaktı Resulün görevi. Her ne kadar Hz. Peygamberin, Miraç'a çıkışını konuşacak olsak dahi evvelen bilmemiz gereken şey O’nu (sav) bu noktaya getiren süreçtir. Bu süreci bilmeden Miraç'ı anlamaya çalışmak kısmen eksik olacaktır.

Belki Miraç’ın ilk adımı “oku”  emri ile başlamıştır. Harfleri okumak, en basit bir okuma biçimidir. Yaratılışı okumak... Kainatı okumak... İnsanı okumak... Zamanı okumak... Geleceği okumak... Hatta öteleri okumak bile gerekir. 
“Okumaktan mana ne 
Kişi Hakkı bilmektir 
Sen Hakkı bilmezsen 
Ha kuru bir emektir.” diyen Yunus Emre misali tüm okumaların ardında Allah'ı bilmeye giden yoldur, ona kul olmaya gayret eden bir ömür.

Kabe'nin kıyısında örtüsüne bürünüp uyuklarken Efendimiz (sav) belki de bir buçuk yıl önce rahmetli olan çocuklarının anası Hz. Hatice ve Kureyş’in her türlü baskısına direnen Ebu Talip, kısa bir zaman aralığı ile O’nu (sav) yalnız bırakmıştı beşeri planda. Şimdi Rahman'ın emrini yerine getirmek için adeta “bir eline güneşi, diğer eline ayı veren”  Mekkelilerin zulmüne karşı, iman etmiş bir avuç müminle dinleniyordu.

Taife gitmiş fakat Addas isimli bir kölenin imanından başka bir şey elde edememişti. Bir takım cinlerin iman etmiş olması da O’nun gönlüne su serpmişti yol boyunca. Lakin vazifesi bütün dünyaya İslam'ı anlatmak, Allah'ın birliğini ve kendisinin O’nun Resulü olduğunu bildirmekti. 

“Söz'ün ağırlığı” diktatörlerin, firavunların, nemrutların ve sahte tanrıların otoritesini yıkma sorumluluğunun ardında gizliydi. Her şey Allah'a kul olmalı ve O’nun emirleri karşısında hiç kimse imtiyazlı olmamalıydı. Bu eşitlik ve adalet duygusu her gönlün ilk prensibi kabul edilmeliydi. Hem ezenlerin hem de ezilenlerin razı olduğu bir ortamda, insanları, kulluk makamına yükseltmek zordu. Gizli yapılan davet, açığa vurulduğunda; Safa tepesinde tebliğe muhatap olanların içinde, elleri kuruyasıca Ebu Leheb, küfrün en galiz kelimelerine ev sahipliği yaptığı dudakları, dili ve ağzı…

“Bazı ayetlerini göstermek için kulu Muhammed'i bir gece Mescid-i Haram'dan alıp Mescid-i Aksa'ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir” beyanıyla kitaba nakşedilmiş  hükm-i fermanı, dünyada hiç kimsenin ulaşmamış olduğu bir nimet-i ilahi idi. Hem geçmişi hem de geleceği itibarıyla bu ikrama en layık kişi Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav)...

“Kudüs'e gittiğini, oradan semalara çıktığını, anlatmaması istenir. Zaten inanmıyorlar bir de bununla alay etmesinler diye... Yapılan bu uyarıya, “anlatacağım” kararlılığıyla cevap vermiş ve Mekke'nin ileri gelenlerine “yaşadığı her şeyi” anlatmıştı. Kudüs'ü görmüş olanların sorularına, verdiği doğru cevaplarla  kararmış gönülleri ikna edemedi. Sonra Ebu Bekir'e geldi imtihan vakti.

Efendimiz (sav)’in anlattıklarını Ebu Bekir'e “böyle olmaz, mümkün değil, bu kadar da fazla…” dedirtmek istiyorlardı.  “Bunları O mu söyledi? O söylediyse doğrudur”  sözüyle “sıddıkiyet” makamını kazandı. 

Yüce makamlara çıkılır da hediyesiz dönülür müydü?  Gözümüzün nuru namaz, Bakara Suresinin dua dolu müjdeli  son iki ayeti; bir de  ümmetinden Allah'a şirk koşmayanların büyük günahları affedileceği müjdesi... Ne muazzam hediyelerdir bunlar... 

Her yatsı sonrası okunan amene’r-rasulü ile hediyenin üzerini açıp tekrar tekrar anlamını yüreğimize dökerken, namazlarda Miraç'a çıkmanın sevincini yaşıyoruz. “Namaz müminin miracıdır.”  Huzuru ilahide, Hz. Peygamberin hissettiğini hissetme gayreti ile günde beş vakit kıyamdayız..