Ahmet TAŞTAN


HİCRÎ YILBAŞI VE İSTANBUL SEYAHATNÂMESİ

Hicri 1442'ye veda ederken son gününde İstanbul’a yolumuzu düşürdük.


 Sanki hicrî yeni yılını bir seher vakti Ayasofya’da  karşılamamız yazılmış kader defterinde. Uzun bir zamandır havasını koklayamadığım  Payitahtı ziyaretim çok önemli ve çok değerliydi bu sefer. Yıllardır mitingler yaparak “Zincirler kırılacak! Ayasofya açılacak!” sloganlarıyla inlettiğimiz meydanlardaki sesimiz duyulmuştu. O mitinglerdeki öncülerden biri de Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Beydi ve o büyük bir hayal kurmuş olmalı ki Allah onun eliyle açtı, 86 yıllık esaret son buldu. Hasret bitti, vuslat vâki oldu dünyayı kasıp kavuran bu salgın günlerinde. Daha önceki tarihlerde bir defa müze olarak ziyaret ettiğim Ayasofya’da alnımı secdeye koyacak Yüce Rahman’ın huzurunda kıyama duracak ve dualar edebilecektim 1442 Hicrî senesinin son gününde. Sabah namazında, huzurda hâzır olmak maksadıyla yolların sakin vakitlerini tercih ederken Peygamber Efendimiz (sav)’in “gece yolculuğunu meth ü sena eden hadis-i şerîfi dilimizin ucundaydı. Pazar günüydü, tatilin en güzel hissedildiği bir  İstanbul günü. Birçok insanın şehirden uzaklaştığı, birçok insanın erken vakitte gözlerini dinlendirmesi sebebeyle İstanbul'un sessiz ve sakin sokakları bizi ağırlamaktan oldukça memnundu sanırım.

Sevgili eşim ve çok değerli iki ilahiyatçı öğrencim ile beraber Ayasofya’ya vardığımızda seher vaktinin ikram etmiş olduğu o muazzam havayla ciğerlerimiz bayram etti. Aracımızı İstanbul fethinin sembolü Ayasofya'nın çıkış kapısının hemen önüne  park ettikten sonra Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettiği sevinç ve heyecan ile girdik. İnsanın cismini aciz bırakan heybetli sütunların, duvarların yüksek kapıların azametini ruhumda hissede hissede sağ ayakla geçtik ileriye... Her duyguyu her düşüncemi yazamam, değil mi?

Hicrî 1443 yılına daha saatler varken sabah kahvaltısı için istikametimiz Süleymaniye Camii... O muhteşem sıfatıyla bezenmiş mimarisini sabahın ışıkları parlatırken, maharetli parmakların hazırladığı nimetler ile muhabbetli bir kahvaltı yaptık. Türbelerin kapıları açılınca “biz ölüleriyle yaşayan bir milletiz” düşüncesiyle Gümüşhanevî Dergahı meşâyıhının kabirlerini ziyaret edip özellikle Mehmet Zahid Korku Hocamıza fatihalar okuduk.  Ardından Kanuni türbesi açıldı, sukûnetli tavırlarla geçip ruhuna bağışladık dudaklarımızdan dökülenleri.

Hicrî 1443 senesine henüz yarım gün kalmışken Eyüp Sultan camii avlusundayız. Peygamber sancaktarı büyük mücahit Ebâ Eyyubi Ensarî’nin o mübarek türbesinde eller semada... Camiye girip tahiyyatü’l-mescid namazı eda edildi.  Hemen üst taraftaki kabristana nefes nefese vardık. Avusturalya’da suikast gibi trafik kazasında bir keramet gösterip bu dünyadan göçen Mahmut Esad Coşan Hoca’nın kabri başındayız. Tüm bu ziyaret cânânımızın “Ne dolanıp duruyorsun, gel” rüyasına icabet ederek tâbi olduk.

Hicrî 1443 senesinin ilk güneşi doğmadan evvel görmemiz gereken bir camii daha var: Taksim Camii...

O caminin içinde iki rekatın edası sonrası tarihi bir cümle zuhur etti dilimden. “Taksim Camii modern zamanların Ayasofya’sıdır. Çünkü bir yıl önce Ayasofya açıldığında bu devletimizin egemenlik hakkıdır, hiç bir devlet söz söyleyemez, sadece saygı göstermeliler.”  cümlesi, kiliselerin bol olduğu ve hiç kimsenin daha önce inşa edemediği camiyi bir güçlü Türkiye’nin yükselttiğini bilmek lazımdır.

Nahif, nazik camiine güzelde yakışmış hat yazıları, lambaları, iç mimarisi... Taksim meydanındaki büyük eksiklik giderilmiş olduğuna şahitlik ettik. Onca insanın her türlü temel ihtiyaçlarını karşılayacak olan bu güzel camii İslam’ın şık bir imzası olmanın kanıtı olacaktır.

Hicrî 1443 senesinin karşılanacağı en güzel mekanlarından biri de Üsküdar Büyük Çamlıca Camiidir. İkindi ezanları İstanbul’un semalarını doldururken Boğaz Köprüsünün dibindeki 15 Temmuz Şehitleri âbidesini  ziyaret ettik ve Hafıza 15 Temmuz müzesinde duygulu anlar yaşadık. Tankların ezdiği bir araba, şehitlerin ayakkabıları, şehitlerin ruhunu temsil eden kuş figürleri ve dev ekranlarda o gecenin tüm detayları...

Hicrî 1443 senesine varmak için sadece ikindi, akşam ve yatsı namazlarını kılmak gerektiği bir anın arefesinde vasıl olduk Çamlıca Camiine. Osmanlı padişahlarının hayratı olarak İstanbul’un tepelerine inşa edilen Selâtîn Camilerinin biri eksik bırakılmış sanki.  Üsküdar Çamlıca Camii bu eksikliğin kapatan ve Cumhurbaşkanın imzası ile kitabelendirilen apaydın ve bümbüyük camii.

Çamlıca kulesine çıkmaya lüzum bırakmayacak kadar tepeye kondurulmuş caminin terasından izliyoruz Necip Fazıl'ın “Canım İstanbul”unu... “Ay ve güneş onda ermiş visale” denilen tüm mekanlar munis ışıkların altına gönlümüzü mest ediyor.

Artık dönebiliriz evimize... Lakin bir latif gönüllünün davetini kıramıyoruz. Leziz nimetlerin donattığı sofranın yanında hoş muhabbetin tadı uzun zaman damaklarda kalacaktı.