Esmanur SEÇKİN


Keder dolu sanatkarın kaçıncı kuşaktan torunuyuz?

Keder dolu sanatkarın kaçıncı kuşaktan torunuyuz? İlham için açılan her pencerede solmuş yürekler yayılmış kara coğrafyaya.


Her defasında vurulan fırça biraz daha akıtmış, damarlara kadar yayılan kara ağusunu, kaybolsun diye yüreklerdeki sevgi… Amaç, delik deşik etmekmiş kâinatı tutan hakikat perdesini. Mil çekilmiş gözlerin önünde sırlanmış lügatin kalın ve tozlu sayfalarının birinde ahlak.


Zamanla çocukların oyununa dalmış üçayaklı ihtiyarlar, tam bitiş çizgisinin önünde. Sonra çizginden uzaklara varan kuşlar misali, yüreklere düşen sessiz çığlıklara kulak verip yolcu olmuşlar buradan, öteye... Geride kalıp karnından konuşanlarsa yeniden yem atmışlar geleceklerini zannettikleri yerlere. 


Ustanın yanında, söylenilen her şeyi onaylamaya tembihli bir çırakken bilir onun gibi usta olamayacağını. Fecir vaktine henüz var olduğundan saklar, keskin sınırlarını tecrübe isimli cebinde, göstermez nasıl büyüklüğe erişileceğini, bekler de bekler. “Meslek sırları” der anarlar, sarar etrafını yersiz masallar ve düğümler boğazını. Sonu belli olmayan zaman uzar gider, tatlımsı bir zehir saçan sarmaşık misali. Güneş de şefkat kollarıyla çevreler, fırsat vermeden çırpınmasına. 
Istırap dolu bir dünya gurbetinin yolcusuyken sımsıcak çöllerde bekleyişsiz bir beklemeyle beklemek kar yağmasını… Hem de hiç varlığı sorgulanmayan bembeyaz bulutlardan.  Zehri kendine ağır gelen bir akrep gibi kovalarken karamsarlık, yol boyu ilerler ağır ağır toprağın kara bağrına... Merhametle esen her yakıcı rüzgârda bir bir silinir ümitsizlik izleri her bir adımın ardından. Yeni bir fikrin ufkuna savrulurken yok eder kendinden öncekini. Bu derin gaflet uykusundan uyanabilmek ise çağdaş kâhinlere bel bağlamaktan fazlasını gerektirecek olmalı. Hem gafletten uzak hem de emniyetli bilinçtir beklenen o demde. 


Yüzeyden ya da kabuktan sıyrılıp kulak verince susturmaya çalıştığı derûndaki sese, felaketli  sondan kaçıp sığınmak ister farklı boyutlara ulaştıran nurlu mağaradan yansıyana. Yerin ağırlığından kurtulup gökyüzünde süzülmeyi düşlerken farkında değildir eline tutuşturulmuş onca fırsatın. Hayatın gizemini çözmek için, bir â'mânın da görebileceği biçimde yazılı olanı okuduğu halde, bir türlü ipucunu fark edemez. Hakikati gören arzularının icraatı, kendisinin kurduğu tuzağı çözüp atmak ve çürük iddialarını bastırırken parçalanması izlemektir ayaklarının. Yine de vazgeçmez kötülüğü fısıldayan nefs, çektiği acılara değmeyeceğini bildiği halde. 


Parayı verip düdüğü çalanlar bedel ödemiştir ve mükâfatı bekler artık sınırların ötesindeki mekanda. Figüranların zihinlerine özenle ve ilmek ilmek işlenmiştir her şeyi satın alabilecek bir kâğıt parçası kadar ucuz fikirler. Hayatın bağı çözülür anında, ortaya atılınca hiçliğin aynası. Paslı yürekler arınır yüklendiği maddesel imgelerden. Bir yağmur sonrasında gökkuşağının bağrında bekler durur ışık salan altın külçe tüm muştusuyla. 


Mürüvveti bağlanmış gönüllerin, söğüt ağacının toprağı özleyen dallarına. Haber salınmış beden ülkesinin her bir ücrasına, karanlığı emen kökler, işlevini yitirdi çoktan, diye. Ümitsizlik kuruyup gitmiş ardına bakmadan, mazi isimli zaman kapısından. Bu ince ve taze dallar da mavi semanın altında yerini almak isteğini haykırıyor, kendimce yenilenir, uzar ve sağlamlaşırım yıllar içinde… 
Gözünü ve bahtını karartan mimlenmişler ise artık aklanmaz, akıllanmaz habis canları etiketlenmiş ve mühürlenmiş bekler durur sorgu sual sıralarında. Fayda etmez Ganj'da da yıkansa, Nirvana'ya da ulaşsa hatta şeytanı günahtan kurtaran kelimelere sığınmaya niyetlense de vakit geç olmuştur... Batılın kalın zincirine vurulmuşsa mantık, ondan uzağa düşer doğruluk. Ne yapsa da yarılanmaz yolu, bebek gibi emeklemeyle de göremez sonu. 


Söker çarkın dişlerini birer birer uyuşturmadan, donuk bir acımasızlıkla, canice tavırlarla… Köküne kibrit suyu deşilse de neye yarar? Dağlar yürütüldüğü ve gök yarıldığında tam ortadan ikiye, gönül yarasını temizlemeye yetmez kirli nazarların kararttığı bulutlardan dökülen damlalar. Akar günahlar içeri içeri, kapanmadan yaralar. Kana karışır, damarlarda sürünür, öldürmez, süründürmez de belki. Lakin varlığını ve var oluş amacını çökertir. 
Geleceğe daha yitik ve silik soluk hatıralar birikirken canından ayrı düşmüş bedenler gömülür aç yamyam böceklerinin beklediği karanlık çukura. 


Bir anda değişir takvim, gün battığı yerden aydınlanır ve yeni bir anlam kazanır vakit. Ol dem gidilmek istenir daha dünyanın ağır ağır deveran ettiği günlere.  O günleri film şeridinden bir seyir sızıntısı içinde izlerken sıkılsa ruhu ve peşi sıra kanayıncaya dek elleri. Süzülse günahın kirli suları, acı gömülse, pişmanlık da gömülse onunla birlikte. Kapanır çap dizilmiş dokuz tahtayla çukurlar ve penceresiz kalır güneşi söndüğünde makber. Artık tek renk aydınlatır odayı, karanlık… Sadece karanlık… Tekrarlansa da tekrarlanmasa da o tek renk. Bir hata bin kayba denk. Parçalanmış gönül, parçalanmış bir el kadar işlevsizdir en nihayetinde. Kabristan; devler ülkesi… Orada vasıfsız bir cücedir pişmanlıkla yanmış olan yürek. 
Bir gün büyük ve yüce bir tövbeye açılırsa kapılar, bir af gelirse ötelerden, cüceler eğer dev olursa… İmkânsızlık nefes alıp verdiğin bu yuvarlağın neresinde? Gönül, aynaya bakıp silse kendine ait olmayanı. Vadedildiği ve mühürlediği fıtrat üzere çizse yeniden. İnşa etse tekrardan yolunu aşık, ondan mahrum eder mi kendini Maşuk. Yol bir, yolcu ve yolculuk çeşit çeşit… Eşit değil itirazına "Adalet bunun neresinde?” sorusu eklenirse de vicdanlar cevap verecektir belki son nefeste ama elbet günün birinde.