Ahmet TAŞTAN


YANLIŞ ANLAŞILMA İHTİMALİ

Yani bir şeyin yanlış anlaşılma ihtimali varsa  o şey muhakkak yanlış anlaşılır. Bahsettiğimiz şey ihtimalin muhakkaklığıdır. Bu insan aklının farklılığının tabii bir sonucudur.


Yoktur. Yani bir şeyin yanlış anlaşılma ihtimali varsa  o şey muhakkak yanlış anlaşılır. Bahsettiğimiz şey ihtimalin muhakkaklığıdır. Bu insan aklının farklılığının tabii bir sonucudur.


Yanlış anlaşılma ihtimali olan bir konu tam tersinin anlaşılmasını içinde barındırır mı? Bilemem lakin çoğu kere  meselenin içeriğine göre değişir sanırım. Yani senin "ak" (sadece bir renk, subniminal mesaj içermez) dediğinde muhatabın "kara" anlar mı? Sen gök dediğinde o yer anlar mı? Sen sevgi/aşk dediğinde o nefret/ gazap anlar mı? 


İnsan, hayatının her anında açık ve net olamayabilir. Çünkü insanın korkuları, beklentileri ve çekinceleri vardır hayatının her safhasında. Ayrıca sevenin var, sevmediğin var; dostun var düşmanı var. İşte bu sebepten dolayı "yanlış anlaşılma" meselesinin mutlaklığı her zaman dikkatimi çeker. 
Dilin işlevleri meselesini bilenlenler, "dilin göndergesel işlevinden haberdardır. Genellikle öğretici metinlerde, yani bilimsel, tarihi, dini metinlerde kullanılır. Yazarın verdiği bilgi okuyucunun aklında ikircimlik yapmaması gerekir. "Ne demişsem o!" havasında yazılmış cümlelerdir. Kısacası yanlış anlaşılmama ihtimali yüksek  olması gerekiyor. 


Ufak bir parantez açıp düşüncelerimizi pekiştirebiliriz. Bir gerçek vardır, bir de sanal... Gerçek, sanal olmayandır. Sanal ise varsayıma  dayanır ve gerçek olmayandır. Bu cümlelere hak veriyorsanız "sanal gerçekliğin" olduğunu da kabul edersiniz. Yani sanal vardır ve varlığı sabittir. 


İşte bizim vurguladığımız "yanlış anlaşılma durumu" varsa artık o "ihtimal" sınırları kesinlik düzeyine ulaşır. Fıkıh/ ilmihal kitaplarında farz tarif edilirken şu tanım kullanılır. Farz; subûti kat'î, delaleti kat'î olan emirlerdir. (Yani Kur'an-ı Kerim'de yazılıdır ve işaret ettiği mana açıktır.) 
Vâcip ise şöyle tanımlanır. Vâcip; subuti  kat'î ve delâleti zannî olan emirlerdir. (Yani Kur'an-ı  Kerim'de yazılı ama manası farklı anlaşılabilen cümlelerdir)
Dokunmak istediğimiz konu bu, varlığı sabit fakat işaret ettiği mana, kişi veya toplumun bir kesimi tarafından farklı anlaşılan meseleler. Peki biz burada basit bir zihin antremanı mı yapıyoruz? Hayır... Kavgaların, tartışmaların, ayrışmaların, bölünmelerin, hizip ya da grup olmaların temelinden bahsediyoruz. Bu farklılaşma sonuç olarak fikirle beslenip hoşgörü ile sıvanmadıkça şiddete yol açmakta ve ölümle sonuçlanmaktadır. 


"Yanlışlıkla öldürdüm, ben çok yanlış anlamışım, yaptığımdan çok pişmanım" gibi cümleler gideni geri getirmez. O sebeple anladığımız şey anlatılmak istenen olmayabilir. Bir nebze düşünmeye, tozlanmış hakikatin yüzeyini temizlemeye ihtiyaç vardır. Buğulu bir aynadan kendimizi bile net bir şekilde görememek gibi bir şey bu. 


Son olarak sözü İstanbul Sözleşmesine getirip tarafımı belli edeyim. Türk kültür yapısına uymayan... Devam etmeye gerek var mı bu cümleden sonra. İstanbul Sözleşmesi'nin kalkmasını isteyen tarafta mevzideyim.  O metni  okudum bir edebiyatçı gözüyle. Kışkırtıcı vicdansızca ve yangından mal kaçıran telaşlı bir atmosfer içinde yazılmış cümleler. 


Sadece apar topar, ölçüp biçmeden, adaletli olup olmamasına dikkat etmeden bir tarafa söz hakkı tanıyan ve bu sebeple vicdanlarda derin yaralar açan bir sözleşme metni gibi geldi bana.


Bu İstanbul sözleşmesi,  kendilerini aynı daire içinde tanımlayan insanların arasına fitne ateşi düşürmüştür.  Dindar kesimin öncüsü, düşünür, fikir ve aksiyon adamlarından Abdurrahman Dilipak'ın kullanmış olduğu bir kelime (f***) muhatap olduğu kişiler tarafından yanlış anlaşıldığı için 81 ilde mahkeme kapıları aşındırılmıştır. 


Tabii bunları yazarken "yazdıklarım" bile yanlış anlaşılma ihtimali taşımakta. Yok, yok kesinlikle yanlış anlaşılır bir kesim tarafından. Neyse ki aklımızla anlar, vicdanımızla hareket ederiz.