Esmanur SEÇKİN


YAŞAM ZİNCİRİNİN DIŞINDAKİ HALKASI

Güneşin gökten düştüğü vakitlerde, alırım kül tablasını elime. Ciğerlerimi kirletmek olmaz hiçbir zaman amacım. İçinde bazen ince bazen kalın tarçın çubukları yakarım. Yanar ilk önce, ateşi dans eder süzülerek göğe değmek istercesine. Fazla uzun sürmez. Söndürür tüm gücüyle. Sonra istediğim duman yayılır odaya ince ince. Kokusu dolar içime. Her köşesine değdikten sonra odanın, kısa süreli bir sefere çıkar evin dört bir yanını, yöresini. Bazen ıhlamur kokusu alır yerini. Kurumuş olanlar. Yaşı yaklaştırmam yanına, zira her şeyin bir zamanı var.


Şimdiyse hem öteleri görmemi engelleyen hem de güneşin yakıcılığını örten ıhlamur ağacının hafif esen rüzgârla dans/raks eden yapraklarını izlemekteyim. Başka bir şehirde, başka ama tanıdık bulutların altında, yabancısı olduğum insanların sesleriyle.

Bir kuş misafir oluyor, yalnız kalmış olmalı. Ürkmesin diye mıhlanmış gibi oturuyorum olduğum yerde. Gözlerimle takip ediyorum hareketlerini, telaşlı ama bir o kadar da soğukkanlı. Etrafına bakıyor acele acele. Bir dal yukarıya kanat çırpıyor ardından. Bir defa daha ve bir daha... Terk ediyor sonra, belki tekrar gelmek üzere ya da belki bir daha uğramamaya yemin etmiş olarak...
Gelip geçenlere takılıyor önce gözlerim, sonra aklım. Kanatları yok, uçamazlar. Sürüngenlerden bir nebze daha başarılı olmalılar hayatta, bu konuda.

Asırların ağırlığı çökmüş, bir iskelete giydirilmiş etten elbiseli ruhlara. Dudakların yukarı kıvrılması artık kaldırılması zor bir yükü andırıyor, gözlerin feri sönmüş ve kirpikler her daim yürekten gelen yağmurla damlalar akıtmakta.

Yer çekimine yenik düşmüş omuzlarıyla adımlarını sıralıyor nereye olduğunu düşünmeye gerek duymadan aslında. Yalnızca yapması gerektiğini biliyor, yaşamayı amaçlıyor. En ucuzundan sandığı lakin çok değerli bir hayatı sürdürüyor, dünyanın kahrından artakalan.
Bazıları gelişigüzel bir oh demeden bitiriyor günü. Bazıları nefesini sıralıyor ardı ardına hiç sıkışmadan ciğerleri. Şans, ne renksiz bir husus böyle bakınca.
Her canda bir akıl var çalışan... Akıl var, varlığına fırsat verilmeyen, varlığına nüfuz etmeyen. Var ama namı halk olan bazıları derin uykuya yatırılmış ezici başlar tarafından.  Var ama küflü düşünceleriyle hayatı zehirleyen... Bazıları da var ki işe yaramaz gibi görünür, oysa hiç paslanmayacakmışçasına işleyen bir makinedir, tıkır tıkır.
Boğucu zincirlerle zamana mahkum işçiler, uykuyu rüyalarında görseler yine iyi. Gece, gündüz kapı ardından çocuklarının yolcu ettiği bilmem bu kaçıncı iş. Yüzündeki gülümsemeyle eşikten geçince, bir buruk tebessüm bile alamıyor yerini. Akşam sabaha, sabah akşama dönüyor. Geldiği gibi bir diğerine koşuyor. Bilmem bu kaçıncı çırpınış...
Perdenin ardındaki dayılarına güvenenlerse yarını, bugünden koymuş oluyorlar sarkan ceplerine.


Sadece bakınca görünür kanlı etten, taş gibi kemikten ibaret bir çuval. Derinine bakınca gözlerin, düşleyince akan zamanı kederi de hissedilir sevinci de adı dahi bilinmeyen insanların. Dünya denen dolabın dönmekte olan çarklarını oluştururuz birlikte. Bazen takılı kalan olur, ona en yakın olanlardan başlayarak ilerlemeyi engeller. Bazen birinin dişi kırılır, tüm acısıyla devam eder. Diğeri gizlice bir kenara çekilse de sanki  kelebek etkisiyle olay örgüsünü  etkiler.


Bir canlının kanat çırpması, yaprağın dalından ayrılması, koca okyanustaki balığın kıyıya çarpması... Solan çiçek ve her gecenin ardından batan ay... Asıl sona yaklaşırken hayat girdabında, süregelen zamanın nakışını özenle işleyip asla silinmeyecek kaderimizi ören bu köhne dünya büyük bir fırsattan ibarettir, vesselam.