Esmanur SEÇKİN


Yıldızlardan Katman Katman Toprağın Dibine

"Şans gerçekten var mıdır?" diye yoklarken inancını, yeniden dünya sergisine açılıyor kapıları insanın. Gerçekten şans mıdır sunulan ona, heba ettiği yaşamını yeşertebilmesi için?


Yeniden geldiğini hissettiği bu dünya, bıraktığı gibi... Her şey yine insanoğlunun altüst etmeye çalıştığı o muntazam düzen içinde. Ancak kendisi insan olmanın kudretini çoktan yitirmişti. Anlamakta geciktiği konu şu ki; kendisi, her anında harikulade olan ve etrafı pamuk gibi bulutlarla sarmalanmış bu eserin yorumcusu değildi! Yine de kendini öyle sanmakta fevkalade bir ısrar içinde olduğundan, zahirin kalın perdeleriyle örttüğü gözleri, ötesindeki gerçeği görmekte yetersizdi. Halbuki bir fark ediverse, dışardan anlamsızca bakan bir âmâ gibi değil de; birbiriyle uyumlu renklerle bezenmiş kâinât tablosunun en değerli figürü olduğunu bilecek... İşte o zaman köle olan ruhu, sonsuz bahtın içinde kanatlanıp keyfince süzülecek...
Ne yazık ki bu hakikate varamadı. Çünkü her şey onun içindi (!) Lakin yaşamakta yetersiz kaldığı güzelliklerin çoğunu birkaç kat toprağın altına götürmesinin suçlusu o olamazdı sadece...
Şimdi, talihsiz vaziyette bitirdiği  yolun en başına gönderildiğini düşündü. Hevesi, zihninin çatlak duvarlarından sızıyor. Acziyeti, damarlarının kabarmış çeperlerinden süzülüyor artık. Adım attığında ise pişmanlık kırıntılarının izleri damlıyor toprağın üzerine.
Her nefeste ciğerlerine doldurduğu tarifsiz rayihaların yerini,
asırlardır yanan ateşin tüten dumanı alıyor sanki. Eskiden, başını kaldırıp seyretmeye doyamadığı geniş mavilik, en koyu karanlığı içine hapsediyor. Yıldızlar, ufuk çizgisine vardığında buharlaşıp uzayın el değmemiş gölgeliklerinde yok olan nehre dökülüyor gibi. Ayın yorulmuşluğu solgun benzinde yayılırken koskoca geceyi aydınlatmadan, oyun bozanlık yapıyor adeta...
Kimin yanına varsa, yalnızlığı katlanıyor, etrafındakiler ona iğrenen ufak bakışlar atıyor... Hepsi bu. Bildiği bir şey var. Telafisi olan her durum, tükenmeyen lanetle peşinden süründürür insanı. Tam "Bunu da düzelttim, bakın işte kurtuldum!" dediği anda, ona bağlı olan kötülükler de çorap söküğü gibi devam eder. Bir delik açmış olması kafi. Dikebilmek için batırdığı her iğne, yeni bir delik açmaktan başka işe yaramıyor.
Kaçar insan insandan, iyi kötüden, pak yürek ziftle kaplanmış bir diğerinden... Dalından kopan yaprak,  ufalanıp gözlerinin önünde yok olurken ardına temiz bir nefes bahşediyor. Soluklanmak için bir kayaya yaslanacak olsa, kaya ardı sıra dev bir kartopu gibi eriyip gidiyor. Güneş, öfkelenmişçesine alev yağmuru yağdırmak istiyor  ancak tenini kavurmakla yetiniyor. O anlarda bir başka göz dünyanın tüm güzelliklerine şahit olurken, cehennemden tutulan aynada kendini seyrediyor.
Artık yeni dünyasında, özgür diye bildiği kuşlar uçamıyor, güneş masumca ısıtmıyor, bulutlar biriktirdiği öfkelerini lanetle kusuyor, nehirler okyanusları anımsatırcasına dehşetle coşuyor. En fenası da topraktan geldiği halde toprak artık onu kabul etmek istemiyor ...
İnsan bazı anlarda ne dilediğine de dikkat etmeli. "Hiç" olmanın gerçekten iyi olacağından eminken, ona verilen bunca değerden vazgeçmek hangi iyi sonuca götürebilir kişiyi? Kendinden ne denli emin olursa olsun, kaçıncısı olduğunu fark etmediği şansını umduğu gibi kullanabilir mi?
İşte o anda zihni bir parça geçmişe yol aldı insanın. Düşüncelerini tekrar adım adım sıraladı... "Bazen bir toz zerresi olmak geliyordu içinden. Gözle görülemeyecek kadar ufak... Belki sadece kendi derinliğinde hapsolmaktı, arzu ettiği.
Süzülse gökyüzünde, hiç görmediği ve hiç göremeyeceği yerlere gitseydi, gezseydi. Hatta yeni yerler keşfetseydi, yeni bir Leif Ericson olsaydı... Sonra yine yüreğindeki telaşla umutsuzluğa kapılsa da yere yaklaşsa. Ummadığı bir rüzgar bataklıkta en kıyıdaki taşa yapıştırsa da, taşla birlikte derinlere batsaydı. İndikçe dünyanın karanlığı azalsa, göz kanatan bir aydınlığa kavuşsam. Arıtıp balçığı, zihnini yıkayıverse. Devrim denen her yıkımın katman katman gömdüğü uygarlıklara erişseydi. İnsanlığın gelişimi denen bu döngüde kaybolan saflığı görebilseydi... Bir defa daha gelebilseydi hayata, sadece bir şansı daha olsaydı... Ruhuna ters düşen her şeyden kurtulsa, sınanmasa huzursuzlukla. Kendiyle kalabilse, çözüm yolları bir bir sıralanacaktı önünde, biliyordu... Kalabalığın içinde duman gibi tüten zihinlerden kurtarabilse ciğerlerini, göğüs kafesinde kuşları ağırlayıp sonra kanatlansa onlarla birlikte, fena mı?"